Ben kötüyüm ya sen?
bilahare: buraya yazıyorum. tam olarak buraya
Ruhumuzu fetheden müzik yaparsınız hey,
Ne güzel komşumuzdun sen
Coldplay
uyu(ya)madığım gecelere bir anlam yüklemeyi bir süredir bıraktım mösyö. kafamda dolaşan kırk tilki kuyruklarını kürkçüye teslim etmemenin kısa yolunu bulmuş olmalı ki, değişik pozisyonlarda alt alta, üst üste, çığlıklar atarak duyusal bir şölen yaratmaktalar bir süredir. o manzaraya şaşıran ben, göz kapaklarımı her an biri dışarı çıkacakmışcasına açık tutmakta direnirken, ışığı gören geldi. çoğaldılar, ürediler, büyüdüler. onlar kendi soy ağaçlarını devşiredursunlar; ufacık bir bedel istemeden hepsine sundum beynimi. “ne de olsa ben ufak bir kısmını kullanıyorum; sizin olsun bilinçaltım, imgelemimi yok edin. günlük hayat trajedyası yeterince meşgul ediyor beni, oynayın hade!” dediğim andan beri, iyice azıttılar. her veriye virüs muamelesi yapıp, ortam sunup, beslediler. -sıcak, karanlık, nemli ortam- ah mösyö, üreme için stp.
hayatın bir zincir olduğunu düşünmüşümdür bazen, koptuğu yerden elimde kalan; halkalar eklendikçe de kucağımda yükü artan, ağır, demir bir zincir. sırtında taşımaya çalışırsan, proleter olursun; boynuna asarsan burjuva. senin için zinciri yüklenecek birileri varsa aristokrasinin şanlı mensubusun. aydınlar var bir de değil mi mösyö? zincir şekillendiricileri, janjanlı sömürücüler, zincir sahibinden beslenen mutualist yaşamlar.
zincirim yok mösyö, aydın da değilim. ipimi kopardım ben.
“umut” denen amorfik, tutanın eline yapışan bir şey vardı bir zamanlar. yüzeyini kaplardı dokunanın. beklenti denen de yan etkisi vardı, doz aşımında. ah mösyö haklısınız, yan etkide yetkili kuruluşa başvurmak gerek. kusmak da çözüm değil.
“sorumluluk” denen silindiri taşımak kalıp istermiş mösyö, bırak içine almayı, cebinde taşımaya bile yeltenmek için “boyun kadar konuş” derlermiş. hah, sen istediğin kadar cilala, zımparala; tutacak yeri olmayan ne yapsın silindiri?
iyi değilim mösyö, yine uyumadım. tilkiler hala kafamda, biri bile gitmedi.
Sağlıklı bir insan evladısınız, yuvarlanıp gidecek kadar bir sosyal statünüz var, seviyorsunuz, seviliyorsunuz, siteye dokunan yönüyle sevişiyorsunuz. Mutlu ilişkilerin, sağlıklı bedenlerin, gülen yüzlerin görüntüsü yolunda giden bir cinsel yaşamla taçlanıyor.
Seksten zevk alma (orgazm) denen olguyu birçok canlıyla paylaşsak bile bu zevkin bilincinde olup, varoluş sebebini (üreme) göz ardı edebilen tek canlıyız. Bu noktada seksin haz ve doyum yönünün yanında aslolan hedefinin üreme içgüdüsü olduğunu konuşursak eğer, en başında babalarıyla beraber gezen çocukların annelerine ulaşma ya da doğaya karışma yönünü farklı farklı irdeleyebiliriz.
Sevdiğiniz, birlikteliğinden son derece haz duyduğunuz birinden bir çocuk sahibi olmak oldukça güzel bir durum. Fakat bunu gerçekleştirmek belli bir maddi imkanı ve sorumluluk bilincini de yanında getiriyor. “Çocuk istemiyorum” diyen kişilere saygımız sonsuz olmakla birlikte bu duruma belli sosyal konumların, hazır olmamanın (hem mental hem maddi anlamda) neden olduğu ortaya konuluyor. Dikkat edilmesi gereken bir noktanın da bu “çocuk istemeyen” bireylerin korunmaya daha çok önem vermesi.
İstenmeyen gebelikler, kürtajla sonlanan hamilelikler sonrası kadınlarda oldukça yoğun psikozlar yaşanmakla beraber, cinsel yaşamları da sekteye uğrayabiliyor.
Her şeye hazır olduğunuzu hissettiniz ve çalışmalarınız sonuç buldu. Hamilesiniz. Belli fiziksel ve ruhsal değişimleri partnerinizle beraber yaşamaya başladınız. Burada hamilelik ve sonrasında cinsel yaşam ile ilgili birtakım konulara değinmeye çalışacağım.
Hamilelikte yapılan seks hem kadının fiziksel ve mental olarak eksiklik içinde görmemesi, hem de bebeğin hormonal düzeni açısından oldukça faydalı. Özellikle 4. aydan 7. aya kadar olan seks için herhangi bir sakınca olmamakla beraber, birtakım otoriteler tarafından önerilmekte de. Çeşitli pozisyon sıkıntıları çekilse de, bir süre için kadının hislerinin daha ön planda tutulmasının gerekliliği yadsınamaz. Uterusa baskının minimal olduğu ve ideal olarak uterus üzerinde hiçbir şekilde bası yaratmayan bir pozisyon tercih etmelidirler.
Bu noktaya kadar bebeğin geliş sürecini anlatsak da, asıl maceranın başladığı yer bebeğin doğumu ve sonrası. Doğumdan sonra yaklaşık 40 günlük bir süre seks yapılamıyor. Bu süre sezaryen gibi ameliyat izi bırakan doğumlarda daha da uzun sürebiliyor. Aileye yeni bir bireyin katılması çiftlere, hamilelik döneminde yaşanan tüm sıkıntıların artık geride kaldığını düşündürür. Oysa minik bir bebeğin sorumluluğunun yanı sıra yaşanan hormonal değişiklikler hem erkek hem de kadın için cinsel yaşamda ciddi sorunlara sebep olabilir. Dokuz ay heyecanla beklenen minik bebek, birçok çiftin yaşamında bir dönüm noktasını oluşturuyor.Doğum sonrası fiziksel iyileşmeyle beraber, cinsel hayatın tamamen eskisine dönmesini beklemek de bir miktar zor. Doğum sonrasında daha fazla salgılanan ve bebeğin emzirilmesinde büyük rol oynayan “prolaktin” hormonu da cinsel isteksizlik ve vajinal kuruluğuna neden oluyor. Kadında doğal olarak bu hormonun aşırı salgılandığı emzirme dönemi boyunca cinsel isteksizlik sorunu baş gösteriyor. Bebeğin doğumuyla birlikte cinsel partner imajına bir de aile kavramının eklendiği düşünülürse, özellikle kadınlar annelik rolünü gereğinden fazla kutsallaştırabiliyor ve doğumdan sonra cinselliğe karşı daha mesafeli yaklaşabiliyorlar.
Göğüsler ve vajina cinsel yaşamda erkeği en çok heyecanlandıran iki önemli bölge. Doğumla birlikte bu bölgeler artık tahrik unsuru olma özelliğini kaybedebiliyor. Doğuma kadar sadece cinsel uyarı noktaları olarak algılanan vajina ve göğüsler aniden bebeğin doğumunu ve beslenmesini sağlayan bölgelere dönüştüğü için bunun sonucunda erkek eşinden uzaklaşabiliyor. Ayrıca bebeğin doğumu, kadın ya da erkeğin o zamana dek bastırdıkları ruhsal çatışmalarını tetikleyebiliyor ve bu sorunlar cinsel isteksizliğe neden olabiliyor. Tabi kadının bilinçli ve sağlıklı bir cinsel hayatının olması, kişiden kişiye değişen libido düzeyleri bu durumda genelleme yapmaya pek olanak vermese de göz önünde bulundurulacak fiziksel etmenlerden birkaçı.
Önemli olan noktalardan biri de emzirme döneminde yumurtlamanın ve mens döngüsünün duraklaması ya da aksaması sebebiyle korunmaya daha çok önem verilmesinin gerekliliği. Takvim hesapları bu konuda yeterli yardımı yapamayabilir.
Bir de gayet istekli ve arzulu başlayan sevişme esnasında, içerden gelen bebek çığlıklarıyla ara verilen anlar var ki, bu özellikle erkek için dayanılmaz bir hal alabiliyor. Anne bu konuda oldukça hassaslaşıp, anlayış gösterilmeyen durumlarda tamamen çocuğa yönelip partnerinden kopmaya başlayabiliyor. Erkek de farklı limanlarda heyecan arayışına geçebiliyor.
Çiftlerin birbirlerine karşı istekle yaklaşmaları, birinin diğerini bekleyebilecek konuma gelebilmesi oldukça önemli. Bu noktada da kadınlara oldukça görev düşmekte. Geri döndüğünüzde arkasını dönüp fosur fosur uyuyan bir adam görmek istemiyorsanız, siz beklemesini sağlayabilmelisiniz. Hatta iki ağlama arası sevişmeler, kaçaklığı, her an bitebileceği heyecanıyla oldukça ateşli geçebilir.
Yaklaşık bir, bir buçuk yaşına kadar gece uyanmaları ve ağlamaları devam etmekle beraber; “hah artık tavşanlar gibi olabileceğiz fiyuu!” edalarınız ne yazık ki havada kalacak. Bu zamanlarda da çocuk çevresinde olan bitenin farkına varmaya başladığında, gece odanızdan gelen birtakım sesler(!) ilgisini çekebilir ve tek hamleyle yatağınızda bitebilir kendisi. Verilecek birtakım disiplinler bu yaşta çocuğa pek işlemese de anne babanın yatak odasının özel olduğu, kapı vurulmadan girilmeyeceği üsturuplu bir dille anlatılırsa bu termden de geçmiş bulunuruz.
Cinselliğe ve çıplaklığa ilgi duyma sürecinde anneyi ya da babayı öpüşürken, sarılırken görmek toplumdaki birtakım tabuların söylediği “çocuğa bir zarar vermenin” aksine bazı meraklarını tatmin etmek ve sevgi kavramını anlama açısından oldukça önemli. Gece odanızı basan bir çocuğun sizi öpüşürken görüp “aa babam annemi yiyor!” demesini istemiyorsanız, çocuğunuza karşı açık olun. Annenin ya da babanın zaman zaman çocuğun yanında giyinip soyunması, çıplaklıktan korkmaması için yine mantıklı bir yöntem. İleriki aşamalarda tabi ki birtakım bilgiler verilecek ama, psikanalist yaklaşımlara girersek oyun çağı denen dönemde böyle bir yaklaşım çocuğun gelişimi açısından oldukça faydalı.
Uzun lafımın kısası, çocuk sahibi olmaya karar verdiğiniz andan itibaren; minik yavrunuz, hayatınızın birçok yerini kökten değiştirdiği gibi seksüel alışkanlıklarımızı da değiştirmek için elinden geleni yapıyor. Bu noktada bilinçlenip, araştırıp, deneyip olayı rayına oturtmak; mutlu sevişmelere el ele koşmak tamamen de olmasa bizim elimizde diyor, olaya bir de erkek gözüyle bakması için topu Meme-Dini’ne atıyorum.
Seksin, doğal olduğu varsayılan amacı doğrultusunda yapılması halinde, çiftlerin karşısına çıkaracağı sorunların kısa bir listesi sunulmuş metinde. Emin olmamız gereken şey, bunların sadece ilk bakışta ve bir çırpıda akla gelenler olduğudur. Yine emin olmamız gereken şey bir insan yavrusunun, varoluşunun her anında ve sürecin tümünde, hertürlü bilimsel araştırmanın olası en zengin öngörülerini dahi yolda bırakabilecek sorunlar çıkarmak konusunda, boyunun ölçüsüyle yetinmeyeceğidir. İnsan yavrusu züintikamdır. “İntik”in kutsal hedefine ulaşamasını engelemek için, elinden geleni yapacaktır. Medinesini, sürgüne uğradığı Mekke’nin çapulcularına karşı sonuna dek savunacaktır. Bu durumda, doğurmayın, doğurtmayın. Yoksa düşeceğiniz durum, “yapıyorsunuz, biliyoruz” yerine, “yapamıyorsunuz, gülüyoruz” olacaktır.
Tam bu noktada, bir konuya daha değinilmesi gerektiğini düşünüyorum. Bir duygu, bir konumlanış ve bir rol olarak babalık, tamamen kültüreldir. Babalık doğal bir duygu değildir. Bir baba, testislerinde taşıdığı ufaklığın tekmelerini hissetmez. Onun, içinde serpilişine tanık olmaz. Babanın başından beri temel sorunu, bu küçüklerden kurtulmaktır. Anneyse, bu akılalmaz yaşam atılımının her anının birinci dereden tanığı ve failidir. Kadın sevdiği insanı içine alır. Peki ya içinde parmağını emişini bile diyaframı titreyerek hissettiğini? Onu da ölesiye sever. Kadın anneliği yaşar, erkekse babalığı bilir. Kaldı ki bu bilgiye tarihin tüm zamanlarında sahip değildik. İlksel zamanda yaşamış atalarımız, bebeği kadının yedikleriyle yaptığını zannederlerdi. Babalık bilgisinin bedeli kadınlar ve dünya için çok ağır olmuştur. Soyun erkeğe bağlanışının “erk”e verdiği meşruiyet bizi bugünlere taşımıştır. Lakin bu bir başka maceranın konusu.
Değerli organdaşlarım, eğer bir baba olduysanız, çekinmeniz gereken şey artık dışardaki diğer erkekler değildir. Artık tek rakibiniz dildışı olmasının kendine verdiği acziyet sebebiyle ağlamaları arasında halinize kahkahalarla güldüğünü farkedemediğiniz o sevimli yaratıktır. Eninde sonunda kadınınızı sizden alacaktır. Biz erkekler bunun için çok uğraştık, süt anneleri, ebeleri, yatılı okulları, kreşleri, manastırları icat ettik. Hatta kadının toplumda bir yer edinmesine bile izin verdik. Kariyer yapmasına izin verdik, bebeğinden uzaklaşsın diye. Girmek için mütemadiyen çırpındığımız yerde hayatına başlayan rakibimizin bize karşı bu üstünlüğünü kullanmasına engel olmak için sahte rahimler icat edene dek mücadelemizi dolaylı yollardan vermeye devam edeceğiz.
Sevişen bir çiftin, sevişmelerinin en ateşli anını bölen o ısrarlı ağlamayı düşünün. Kadının aciliyeti içerde ağlayan bebektir. Birden kayıverir altınızdan. O kendine ihtiyacı olana koşarken, sizin ilk anda hissettiğiniz tek şey mağlubiyettir. Bunun ilacıysa sabırdır. İki çözümünüz var; ya erken boşalmayı öğreneceksiniz ya da libidonuzu kuvvetlendireceksiniz. Boşalma odaklı olmayan, başlangıcı ve sonu klişelerce belirlenmemiş bir seks anlayışına kapılarınızı açacaksınız. Küçüğün bu boyundan büyük tuzaklarına, zamanın süreksiz ve parçalı bir fonksiyon olduğu varoluşsal gerçeğiyle bertaraf edeceksiniz. İşte o zaman yüzünüzde, sabır ve olgunlukla süslediğiniz öfkenizi gizleyen gülümseme yerine, hem annenin hem de bebeğinizin tadını çıkarmanızın yol açtığı huzurlu bir tebessüm oluşacaktır. Seks bir eylemin değil, bir yaşama biçiminin adıdır.
Bebeğinize kendi çıplaklığı kadar sizinkinin de doğal olduğunu gösterin. Sevmenin, dokunmanın utanılacak bir şey olmadığını hem ona hem de annesine yönelik sevme biçiminizle gösterin. Ancak bunları önce kendiniz öğrenin. Seksin utanılacak bir şey olmadığını, kötü bir şey olmadığını önce kendimiz öğrenmeliyiz. O zaman bebeğinin başına giden anne, döndüğünde hevesini kanalizasyona atmış olmayacaktır. Anne olmasının verdiği huşuyu seks-dışı bir yaşama sığınarak kutsamayacaktır.
Metnimi bir soruyla bitirmek istiyorum. Bir çocuk, neden, içinde hiçbir sıkıntı hissetmeksizin annesi ve babasının sevişebildiğini düşünmesin. Hatta tam da şu an bu sorunun yanıtlarını içimde bulabilmek için bir düşünce deneyine girişiyorum. Annemle babamı düşünüyorum, gözlerim kapalı…
Peşimden yürüdü, ağır ağır, yüzünden öfke akıyordu. Siyah. Odanın kapısında durdu. Tekrar dışarı çıkmak için yanından geçerken birden kolunu uzattı, yavaş yavaş kaldırdı, beyaz, kemikli eli yüzüme yaklaştı, dokundu, okşadı ve beni yatağa doğru çekti. Kırmızı. Mırıldandım, “seviyorum seni”. “biliyorum yaptığım şey doğru değil, fakat seviyorum seni.”. Kıpkırmızı.
Çok yavaş hareketlerle okşar gibi üzerimdekileri çıkarmaya başladı. Beyaz. Konuştu. “biliyorum, her şey yoluna girecek” . nedense çoğu kez yaptığı gibi neden diye sormadı. “seni üzmek istemiyordum” diyecekken sözümü kesti. “biliyorum her şey düzelecek”. Beyaz. Sarıldı. Her yanımı kendine çekti, dışımı ve içimi, sıcak ve dolu dolu. Kırmızı. O anda hissettim mutluluğu, anladım ne olduğunu, sanki bir daha hiç görmeyeceğimi sandığım biriyle yeniden karşılaşmıştım, o insanı çoktan öldü sanmıştım. Siyah. Şimdi ise geçmiş düzeltilmişti, tamir edilmişti, ölümcül bir hastalık atlatılmıştı, hasta iyileşmişti. Beyaz. Böylesine bir mutluluk doldurdu içimi, olanaksız olan başarılmıştı, biliyordum, şu anda yaşadığım gerçek dışıydı. Kendimi korumam mümkün değildi, neredeydim? Dünya batıyor, ben mutluyum diye mırıldandım kendi kendime. Kırmızı. Dünya batıyor, ben mutluyum, sonra sözler değişti ağzımda, mırıldandım, ben ölüyorum. Dünya mutlu, ben ölüyorum, dünya mutlu. Siyah. Birinin ötekinden ne farkı vardı? Hiç. Ben de değiştim ellerinin arasında, düşündüm ne büyük mutluluk. Beyaz. Yoksa yaşamaya devam edecektim hiçbir şey hissetmeden, yaşamadan, işte burada benim gerçek balayım, birkaç saat için de olsa bundan başka güzel anım olmayacak. Kırmızı. Değerdi kimi şeyleri göze almaya. Beyaz.
An dediğimiz yaşamın ta kendisi; geçmişe el sürmek imkansız, gelecek zaten bizim değil. Bin bir rengimizden hangisini seçiyorsak hayatı o renkle görüyor ve yaşatıyoruz. Geçmişe dair oluşturduğumuz her imge, hafızamızda bir renk bir koku, bir dokunuş olarak kalsa da devinimimizde hakim olan “an”. Zaten yaşamı güzelleştiren de hızlı renk değişimleri değil mi? Adeta bir çiçek dürbünü. binbir renk tek desen. kaleydoskobumuzu kapatıp rafa kaldırdığımız gün oluşacak kara deliği düşünmek istemiyorum, çok mutluyum zira şu sıralar.
Kıvırcık saçlarını okşadım ve uyumasını bekledim, her zaman böyle olurdu, hemen uykuya dalardı, fakat bu sefer konuşkandı. Fısıldadı: “Seni böyle yakınımda hissedince o kadar mutlu oluyorum ki…”. “Ben de” dedim. Başka ne diyebilirdim ki o anda? Usul usul konuşmaya devam etti, “Heyecanımdan uyuyamayacağım bu gece”. Bir an için sustu, sonra sordu: “Evlendikten sonra başkasıyla birlikte oldun mu ya da benzeri bir ilişkiye girdin mi?”
Bir anda içimde dalgalar oluştu, yükseldi, beni altına aldı, işte bu senin şansın diye düşündüm, anlat ona her şeyi, anlat ve yaşama yeniden başla, onu niçin uzun süredir bazı şeylerden esirgiyorsun, onu ve kendini? Hayır yapamayacaktım. Gücüm yoktu. Fısıldar gibi konuştum: “Hayır” dedim. “Bunu niçin soruyorsun?”
“Duygularım bana, bazı şeyleri kendine sakladığını söylüyor da”.
Saçlarımı okşadı, “Önemli değil, seni malım gibi görmüyorum, bilmek istedim hepsi o kadar”
“Bilmek isteyeceğin hiçbir şey yok, hadi uyuyalım artık”
Sırtını döndü, ışığı söndürdü ve “İyi geceler kadınım” dedi.
Biliyordum, bu sesi bu kelimeleri söylerken bir daha duymayacağımı, yattım karanlıkta, hiç hareket etmeden, nefes bile almadan sakinleşmeye uğraştım, kendi kendimi inandırmaya çalıştım. “Daha geç değil, bu sıcak yatakta kalabilirsin, ertesi sabah havaalanına gidebilirsin ve günün birinde melek yüzlü bir çocuk daha doğurabilirsin”
Çabaladım bu düşündüklerimi kanıtlayacak ya da tam karşıtı olan yanıtlar bulmaya, kazanç ve zarar neydi? Bilançosu var mıydı? Düşündükçe, gözümün önüne listeler getirdikçe uykum daha çok kaçtı, kafam neredeyse çatlayacaktı. Sonunda karar verdim, eğer uykuya dalarsam bu kalacağımın göstergesiydi, fakat uyuyamazsam gitmem gerekecekti. Çabaladım güzel şeyler düşünmeye, uykuya dalmaya, fakat ruhum karmakarışıktı, sanki bir yaban atı çifteler atıyordu çevresine, karnıma ağrılar girdi, arttı, yaban atları arttı, sürü oldular, her saniyede bir at dünyaya geliyordu, karanlığın atları, ölüler dünyasının kanın ve sislerin atları nemli çimlerde otluyordu. Daha fazla yatamazdım burada, sessizce kalktım, banyoya geçtim, soğuk suyla çabucak yıkandım, yatak odasına döndüm, ona baktım. Nefes alışları sakin ve düzenliydi; uyuduğuna emin oldum. Bir an için hiç kımıldamadan durdum, acı ve korku dolu seyrettim onu, hasta bir çocuğa bakar gibi.
Giderken bir parça kağıt ile kurşun kalem buldum ve “Seni sevebilmeyi çok isterdim” sözlerini karaladım.
Gittim.
*not a destination.
Aerosmith - Amazing
*hayat bir yolculuktur, bir varış noktası değil.
Eski benden eser kalmamıştı. O canı sıkılınca kapıyı çekip giden, arkasına asla bakmayan, kendisinden özür dilenmedikçe asla affetmeyen, hatta özür dilendiğinde bile oralı olmayan, majör ve minör suçları kendi barometresinde yeniden düzenleyip onlara yeni değerler veren, hayatta her şeyden önce gururuna sahip çıkarak onu hep başı üzerinde taşıyan benden; artık soluk, soğuk bir siluet kalmıştı geriye. Artık kavga çıkmasın diye tartışmaları kapatıp koltuğunun altına koyan, inandığı değerleri sırf ağız dalaşına girmemek için savunmaktan kaçınan, gördüğü hatalardan fırtınalar kopmasın diye dem vurmayan bir insan oluvermiştim. Bir taraftan sırtına aldığı büyük yükü, sonuna kadar kırmadan götüren bir yük hayvanının sevinci vardı üzerimde, diğer taraftan kendi değerlerine ihanet eden bir devrimcinin hayal kırıklığı.
Sesini yükselten ve bağıran erkeklerden nefret eden, onları asla affetmeyen ben, ne çeşit bir manzara sergiler olmuştum. Ben, ben değildim artık. Başka bir yaratığa dönüşüyor, bu değişimin her saniyesini gözlemliyor, kendi gözümde değişmekte olan ‘ben’e inanamıyordum. Kelli felli bir metamorfoz geçiriyordum kendimin ve arkadaşlarımın gözleri önünde. Kafka böceğine dönüşmüş gibi hissediyordum kendimi.
Buna aşk uğruna kendini feda etmek denirdi.
Pek kolay konuşamam aslında
Çünkü yüzüm yoktur
Her gece kış denizinden yüzümü istiyorum
Jurgen Habermas açıyor kapıyı
Çocukluk günlerimin ince sazıyla
Suzinak makamında bir şarkı ağzıyla
“Gel” diyor, rüzgarlı deniz kıyısına
“Hani en güzel şarkı nihavent makamındaydı?” diyorum
Duymuyor
Atlantis’in ışıkları hala yanarken içimde…
Daha fazla saçmalamamak için koyuyorum çalıntı noktamı
“Kehanet” adlı kısacık bir şiir buldum
Keşke yalnız bunun için sevseydim seni.